VAZİYETNAME

İyiyim

Geçen gün, internette akciğer kanseri olan babası için Opdivo araştırması yaparken Vaziyetname’yi okuyan birisinden, benimle konuşmak istediğini söyleyen bir mail aldım, cevap yazıp telefon numaramı gönderdim. Konuştuğumuzda, Kasım’dan beri yazmadığımı görünce “şey” sandığı için cevap mailimi alınca çok sevindiğini, uzun ömürler dilediğini söyledi.

Bu blogu beni merak eden arkadaşlarımı hastalığım ve durumumdan haberdar etmek için yazmaya başlamıştım. Okuyucular arkadaşlarım olduğu için arada kanserle alakasız komik şeyler de yazıyordum. Bir zaman sonra blogun başka kanser hastaları ve yakınları tarafından da okunmaya, takip edilmeye başlandığını fark edince, sadece hastalığın gidişatıyla ilgili yazmanın daha doğru olacağını düşündüğüm için de haliyle yazılar arasında uzun aralar olmaya başladı (üç ay önce çektirdiğim PET iyi çıkmıştı ama tembellik ettim yazamadım). Çünkü çok şükür tedavim iyi gidiyor ve ben iyiyim.

50. küre geldi sıra Haziran başında, sonrasında PET çekilecek mi, yoksa PET’lerin aralarındaki dörder aylık süreleri -ne bileyim, mesela- altı aya çıkarmanın vakti artık geldi mi, yoksa hala gelmedi mi onu da öğrenicez.

Ha bu arada, tanımadığın biri tarafından da olsa, düşünülmek gerçekten çok güzel bir şey.

Reklamlar

“41 kere maşşallah”

Bugün Opdivo’nun 41. kürünü aldığım için doktorum söyledi. Geçen kürde de odaya “Kırkınız çıktı Kağan beyciğim” diye girmişti.

Opdivo’yu, alerjik bir reaksiyon ve nüks olmadığı müddetçe, 21 günde bir yaşadığım sürece alıcam gibi görünüyor. Şimdilik ilacı kesmeye –mesela lenfoma tedavisinde kullanılan bir immünoterapi ilacı iyileşme saptanınca kesiliyormuş– bugün kimse cesaret edemiyor çünkü elde hiç veri yok, çok trajik ama “parası yetmediği için” tedaviyi sürdüremeyenler hariç… Sekiz ve onbirinci kürlerde ilacı bırakmak zorunda kalanlar şimdilik iyi gidiyormuş. Bundan, ilacı bıraktıklarından bugüne nüks olmadığını anlıyoruz.

Bakalım biz kaçı bulucaz.

Öksür öksür nereye kadar.

Öksürüklerim hiç geçmedi. Zaman zaman artıyor, zaman zaman azalıyor, bazen şiddetli, bazen mülayim ama hep var. Tanı öncesinde de vardı, şimdi de var, Opdivo’nun yan etkilerinden biri de zaten öksürük(müş). Kısaca öksürüksüz bir hayatım vardıysa da artık ben hatırlamıyorum.

Geçen gece arkadaşlarla toplandık, öksürüyoruz… Şaka yaptım, sadece ben öksürüyordum, her zamankinden biraz daha şiddetlice bir atak geldi, öksürdüm. Sonra, Bilge’yi ve Pınar’ı korku dolu gözlerle bana bakarlarken gördüm. Bilge tam karşımda eli omzumda “Kağan… Kağan” diye sesleniyor, Pınar sehpanın etrafından dolanıp yanıma gelmeye çalışıyordu. Belli ki acayip bir şey olmuştu. “N’oldu?” dedim “Bayıldın” dediler. Öksürürken başım öne, elimdeki telefon da yere düşmüş, hepsi en fazla 9-10 saniye sürmüş. Acile gittik, EKG, kan tahlili falan fıstık, “Şiddetli öksürük bayılmaya sebep olabilir, bu normal” dedi acildeki doktor (geçen sene öksürürken kaburgamı kırdığımda da onkoloğum “Normal” demişti o da kırmış meğerse), eve döndük.

Hayatımda ilk defa bayıldım. Ameliyat öncesi narkoz bayılmasına benzemiyor. Onda ilacı yapıyorlar, sen sayı sayarak bayılmayı bekliyorsun. Ayıldığında da bayılmış olduğunu biliyorsun. “Ben sekize kadar saydığımı hatırlıyorum” diyerek geç bayılmasıyla övüneni de görmüşlüğüm vardır. Bu öyle değildi. Aniden oldu. Nasıl bir şey olduğunu, “ancak öncesinin ve sonrasının idrak edilmesi halinde anlaşılabilen ve fakat kavranamayan bir hiçlik hali” olarak tanımlayabilirim. “Gittim geldim” de buna mı deniyordu?

Hülasa, ölmek bayılmak gibiyse korkacak bir şey yok.

Rehine

Bir gün Bilge “Kanser bizi rehin aldı” dedi, “Biz artık kanserin rehineleriyiz”. Halimiz bundan güzel anlatılamaz.

Hayat bizim için pet’ler arasındaki üç dört aylık blok zaman dilimlerinden -segment mi demeliyim- ibaret bir hale geldi. Geleceğe dair -plan demeye cüret edemem- her düşünce daha zihnimde “Eğer pet temiz çıkarsa” diye başlıyor ve temiz çıkmama ihtimali de olduğu için aman hayal kırıklığı olmasın diye orda kalakalıyor. Kalsın. Bundan şikayetçi değilim, hâşâ… Dört yıl önce teşhis konduğunda bu kadar yaşayabileceğimi düşünemezdim bile, şimdi ise önümde plansız da olsa, dörder aylık dilimler halinde de olsa, yaşayacağım daha zaman var gibi görünüyor.

Geçen hafta çektirdiğim pet temiz çıktı. Felekten bir dört ay daha çaldım yani. Sevinçliyiz.

Artık çok da kafaya takmamaya çalışıyorum, kanser dediğin “moralini yüksek tut”la “ışıklarda yürüsün” arasında geçen süre değil mi zaten, ama kısa ama uzun…

Bir yazı

Altı harfli (IV) de sözünü ettiğim, Richard Smith’in 31 Aralık 2014 tarihinde “Thebmjopinion”da yayınlanan “Dying of cancer is the best death” başlıklı yazısını Bilge Barhana’nın çevirisiyle yayınlıyorum. (Yazının orijinalinin linki: http://blogs.bmj.com/bmj/2014/12/31/richard-smith-dying-of-cancer-is-the-best-death/)

 

Kanserden ölmek ölümlerin en iyisidir.

Luis Buñuel, sinema sanatçısı, sürrealist, ikonoklast, moralist ve devrimciydi ve ölüm üzerine çok düşünmüştü. “Kimi zaman,” diye yazmıştı 83 yaşındaki ölümünden bir yıl önce “ne kadar hızlı o kadar iyi diye düşünüyorum, bir kağıt oyunu sırasında aniden ölüveren dostum Max Aub’unki gibi. Ama çoğu zaman daha yavaş bir ölümü tercih ediyorum, beklediğim ve son bir veda için hayatımı gözden geçirmeme izin verecek bir ölümü.”

Nasıl ölmek istiyorsunuz? Bunu muhakkak düşünmelisiniz.

Buñuel en azından nasıl ölmek istemediği konusunda netti. “Ölümden korkmuyorum. Korktuğum bir otel odasında yalnız ölmek; çantalarım açık ve komodinin üzerinde bir filmin sonraki sahnesinin senaryosu. Gözlerimi kimin parmaklarının kapatacağını bilmem şart.”

“Daha da korkunç bir ölüm,” diye yazmış, “modern tıbbın mucizeleri sayesinde sürüncemede bırakılan olacaktır, hiç bitmeyen bir ölüm. Doktorlar Hipokrat yeminin arkasına saklanarak insanlığın bugüne kadar gördüğü en dantel dantel işlenmiş işkenceyi icat ettiler: hayatta kalmayı.”

Buñuel Franco’nun nasıl öldüğünü görmüş ve kendisini nefret ettiği bu adama acırken bulmuştu. Franco’nun 1975’teki ölümü hala en korkunç tıbbi ölüm olma payesini koruyor, sadece doktorların akıl edebileceği bir ölüm. Organları birbiri ardına çöküp dururken doktorlar her birini tekrar tekrar telafi etmeye çalışmışlardı. Mezuniyetine bir yıl kalmış olan bir tıp öğrencisi olarak olup biteni dehşet içinde seyretmiştim. Ölümü, bir masanın bacaklarını aynı uzunluğa getirmeye çalışan becereksiz bir marangoz olarak düşünürüm, bir bacağı kısaltır, olmadı diğerini ve sonra diğerini, ta ki masanın tablası yere yapışıncaya kadar.

Buñuel 1983 yılında Mexico City’de pankreas kanserinden öldü. Hayatının son haftasını bir cizvit rahibiyle teoloji tartışarak geçirdi.

Uzun yıllar boyunca dostu ve ortağı olmuş olan Jean-Claude Carrière şöyle yazmış: “Luis, iyi bir İspanyol olarak ölümü çok uzun süre beklemişti ve ölüm geldiğinde hazırdı. Onun ölümle ilişkisi, bazılarının bir kadınla olan ilişkisi gibiydi. Sevgi, nefret, şefkat, uzun bir ilişkinin getirdiği ironik bir mesafelilik hali. O son karşılaşmayı kaçırmak istemiyordu, kavuşma anını. ‘Umarım yaşarken ölürüm,’ demişti bana. Son tam da dilediği gibi oldu. ‘Ölüyorum,’ diyerek öldü.”

Siz hazır olacak mısınız? Ben hazır olacak mıyım?

Durmaksızın yinelediğim gibi, ölmenin özünde dört yolu vardır: ani ölüm; bunamayla gelen uzun ve yavaş ölüm; organ yetmezliğiyle gelen, son çöküşün hangisi olduğunu anlamanın zor olduğu ve bu nedenle de doktorları tedaviyi gereğinden fazla uzatmaya sevkeden inişli çıkışlı ölüm; ve uzunca bir süre buralarda takılabilseniz bile iş o noktaya geldiğinde aşağı yukarı bir kaç haftada sonlanan kanserden ölüm. Yardımlı ya da yardımsız intihar ise beşinci yoldur ama onu şimdilik bir yana bırakıyorum.

Seyircilere sık sık nasıl ölmek istediklerini sorarım ve çoğu insan ani ölümü tercih ettiklerini söylerler. “Kendiniz için iyi olabilir tabii,” derim, “ama etrafınızdakiler için çok zor olacaktır, özellikle de önemli bir ilişkiyi yaralı ve iyileşmemiş olarak bırakacaksanız. Eğer aniden ölmek istiyorsanız, her günü son gününüzmüş gibi yaşayın, bütün önemli ilişkilerinizin çok iyi durumda ve işlerinizin yolunda olduğundan emin olun ve cenazenizin kaldırılış şekline dair ayrıntılı talimatları en üst çekmeceye, hatta daha da iyisi Facebook’a koyun.”

Bunamanın getirdiği uzun ve yavaş ölüm, insanı yavaş yavaş sildiği için en korkunç ölüm olsa gerek ama yine de ölüm geldiğinde yumuşacık bir öpüş gibi olabilir.

Organ yetmezliğinden -solunum, kalp ya da böbrek- ölüm insanı hastanelerde ve doktorların elinde fazlaca süründürür.

Dolayısıyla kanserden ölmek en iyisidir, Buñuel’in istediği ve ona gelen türden ölüme en yakın şeydir. İnsanlarla vedalaşabilir, hayatınızı gözden geçirebilir, bazı son mesajlar bırakabilir, kim nbilir belki sizin için özel anlamı olan bir yeri son kez ziyaret edebilir, en sevdiğiniz müziği bir kez daha dinleyebilir, aşk şiirleri okuyabilir ve böylece, kendi inancınıza göre, yaratıcınıza kavuşmaya ya da kendinizi sonsuz unutuşa bırakmaya hazır olursunuz.

Bunun ölüme çok romantik bir açıdan bakmak olduğunun farkındayım ama sevgiyle, morfinle ve viskiyle başarılabilir. Fakat gözlerini hırs bürümüş onkologlardan uzak duralım ve hep birlikte kansere çare aramak için milyarlar harcamayı bırakalım çünkü kanserden ölmezsek çok daha korkunç ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kalacağız.

 

Richard Smith 2004’e kadar BMJ’nin editörüydü. Şimdilerde icddr’nin (eskiden bilinen adıyla Uluslararası Diyare Hastalıkları Araştırması Merkezi, Bangladeş) ve Patients Know Best’in (Hastalar En İyisini Bilir) yönetim kurulunda yer almaktadır. Ayrıca C3 Collaborating for Health (C3 Sağlık İçin İşbirliği) yeddieminidir.

Çıkar çatışması: RS ölecek, hatta belki çok yakında: kendisi 62 yaşında.

 

Altı harfli (V)

Son

Kanserden başka hiç bir hastalıkta olmayan, gerçek tedavinin hastalardan ve dolayısıyla insanlıktan; uluslararası ilaç devleri, hükümetler, gizli servisler işbirliği ve marifetiyle saklanması mitine değinmeden olmaz. Nedense sadece bazı insanların bildiği ve yıllar içinde durmadan değişen bu şifalar aslında çok basit ve gözümüzün önünde oluyor genellikle. Şunu ez ye, bunu sık suyunu iç olmadı Küba’da beleş aşı var… Bir de “kanser diye bir hastalık yok, Lö vitamini eksikliği var”cılar var ki kanser sorununu çözümleyici bu minimalist bakış açısı, coşkulu bir alkışı hak ediyor. Dolandırıcılığın altın kuralı: İnsanları en kolay inanmak istedikleri şeyi söyleyerek kandırabilirsin.

Konvansiyonel tedavi yöntemlerini reddetmedikleri sürece, alternatif tıp, reiki, enerji, meditasyon, şifacılık, otlar, yemekler, çaylar, baharatlar, terapiler, dualar, totemler, yatırlar da dahil olmak üzere her türlü “çare” sadece iyi hissettirdiği için bile denenebilir ve denenmelidir bence. Bu arada bizzat kendimin bulduğu (bkz. “Benim de elim armut toplamadı”), “kanserle savaşırken kullandığım en etkili silahlardan” asal sayıda zeytin yeme, dijital saatlerde yakışıklı rakam yakalamayı da unutmamak gerektiği kanısındayım.

Kanser bir kere ortaya çıktıktan sonra artık, tedavi bulunsa da bulunmasa da, saksı düşmesi veya kamyon çarpmasıyla da olsa ölene kadar bir kanserli olarak yaşayacağımı ve bir kanserli olarak öleceğimi -çok kolay olmadı ama- sonunda öğrendim. Kanserle birlikte yaşamayı öğrenmek, bu hayatta kalan süreyi görece iyi geçirmek için bir imkan. Gerçi, Türkiye’de iyi geçirilecek bir hayat dediğin de esaslı bir ironi ya, neyse o başka…

Altı harfli (IV)

Müstehak

Kanser, bir sis perdesi içinden, ilkel bir korkuyla -en çıplak haliyle ölüm korkusu- ortaya çıkar. Bu haliyle diğer ölümcül hastalıkların hepsinden çok daha korkunç, ağdalı ve yapışkandır. Kendisi değil ama dünyası bulaşıcıdır. Diğer ölümcül hastalıklarda öleceğine inanıp inanmamak sanki biraz sana kalmıştır, kanser ise böyle bir serbestlik vermez. Sanıyorum biraz da bu nedenle kanser tedavisiyle ilgili tabirler, terimler askeri ve hamaset dolu. Kanser savaşçıları, kanserle savaş, savaşı kazanmak, kaybetmek, yenmek, yenik düşmek, kansere karşı yeni silah… “Askeri metaforlar, belirli hastalıkların ve -bunun doğal uzantısı olarak- hasta olanların damgalanmasına katkıda bulunur.” der Susan Sontag.

Öte yandan, kanserle ilgili askeri terimlerle konuşmak en başından beri bana mantıksız ve saçma gelmiştir. Kanser dışardan gelmez ki, çoğunlukla genetik, çevresel koşulların ve kimi zaman bile bile yediğimiz herzelerin de yardımıyla pes edip başımıza çorap örmeye başlamış kendi yerli ve milli hücrelerimizdir. Kiminle savaşıyorsun, o sensin. Zaten şu ana kadar uygulanagelen konvansiyonel tedavilerin kanserli hücrelerle sağlıklı hücreleri ayırt edemeyip hepsini topyekün öldürmesinden belli değil mi.

Susan Sontag şöyle diyor: “Orta Çağlar’dan beri, frengi ve veba; on dokuzuncu yüzyılda, tüberküloz; yirminci yüzyılda, kanser; milenyuma yaklaşılırken, AIDS. Anlaşılan toplumların, tarihin her döneminde, ‘kötülük’le özdeşleştirmek istedikleri ve suçu onun ‘kurbanlar’ına yıkacakları bir hastalığa ihtiyaçları mutlaka oluyor. Beni Metafor Olarak Hastalık adlı kitabımı yazmaya götüren etken de, kanserli hastaların nasıl damgalandığını keşfetmem oldu. Hastalık, hayatın gece karanlığıdır, fakat bir metafor değildir, doğal bir fenomendir; o yüzden, hastalığa bakmanın en doğru yolu, onu metaforik düşünme biçiminden arıtarak ele almaktır. Ölümlü olmanın kendisi yeterince dehşet uyandırıcı olmadığı halde, metaforlar ve mitler, bize sancılı ve katlanılmaz ölüm hikâyeleri anlatırlar. Fakat metaforlar sırf biz onları sevmiyoruz diye de tesirsiz hale gelmezler; metaforların bilhassa teşhir edilip varlığının silinmesi gerekir. Benim, yeryüzünden silinmesini en çok istediğim metaforlar ise askeri metaforlardır.”

AIDS -zaten malum- gibi kanser de müstehak olduğun bir hastalıktır toplumun gözünde. Kanser olduysan mutlaka “sağlıklı” yaşamadığın sigara, içki içtiğin için, onları da yapmadıysan kötü biri olduğun için cezalandırılmışsındır. Oysa kanserojen olan bugün bu dünyada yaşamanın ta kendisidir. (Bana “sigara çok içer miydin?” diye soranlara ciddiyetimi hiç bozmadan “benimkisi mikrobik” dediğimde bazılarının yüzlerindeki ifadeyi görmenizi isterdim.)

Tam burada Richard Smith’in “Kanserden ölmek ölümlerin en iyisidir” başlıklı yazısını okumanızı öneriyorum. Birkaç yıl önce, hastalığımın başlarında bu yazının başlığının -“bazı hassasiyetlere” dokunmasından olsa gerek- “etli” yerlerinin aradan cımbızlanarak alel usul çevrildiği kadarını bir gazetede okumuştum. “Hıyara bak kanser için en iyi ölümdür diyor, duygusuz, kendini bilmez…” yollu ve memleketimizin düşünce hayatının derinliğine uygun bir hayret içeren haberdi. Yazının orijinalini bulup tamamını okuyunca hiç de öyle olmadığını, tam tersi üzerinde düşünülmesi gereken şeylere dair ve -en azından benim için- çok rahatlatıcı olduğunu görmüştüm.

(“Buraya bırakıyorum” adlı çok kullanılan bir link verme yöntemi var son zamanlarda, “buraya” sözcüğü genellikle mavi oluyor “adeta” gel bana tıkla diyor, üzerine tıkladığında “oraya bırakılmış” olan yazıya gidiyorsun. WordPress platformunda link vermek nedense ücreti mukabili olduğu için yazıyı buraya bırakamıyor ama isteyen okusun diye adresini buraya yazıyorum: http://blogs.bmj.com/bmj/2014/12/31/richard-smith-dying-of-cancer-is-the-best-death/ )