VAZİYETNAME

“Kötü bir şey görünmüyor”

Tomografiyi çektirdim, görüntü CD’sini tedaviye giderken yanımda götürdüm. Rapor daha çıkmadığı için giderken sonuç iyi mi kötü mü hiçbir fikrim yoktu. Doktorum izindeydi, yerine bakan doktor CD’yi aldı gitti baktı geldi ve “Kötü bir şey görünmüyor” dedi. Temkinli ve politik. Son günlerdeki ruh halim bu cevabın içindeki “İyi bir şey de görünmüyor”u duydu tabii. Gerçi niye iyi bir şey görünsün ki, 4. evre kanser, 13 kür kemoterapi, 40 küsur seans radyoterapi ve 52 kür Opdivo. Her parçamın yerinde ve öyle ya da böyle çalışıyor olmasına dahi şükretmem lazımken “Iron Man”a katılmayı umuyormuşum galiba için için. Şuursuz ve hoşum.

Neyse, resmi sonuçlar önümüzdeki hafta ama içim rahat. Felekten bir dört ay daha çaldık.

Reklamlar

Hay bin tomografi

Bir çıkamadı altı aya şu PET’ler arası süre. Islak yavru köpek gözleriyle, gözlerinin ta içine baktığım doktorum “biz yine çok liberal davranıyoruz Kağan beycim, millet iki ayda bir çektiriyor” deyince kapadım çenemi. Neyse bu sefer tomografi çekilecek.

Kontrol zamanı gelince Yussuf bey saklandığı yerden çıkıveriyor. Şimdi vakit, sağımda solumda metastaz emareleri arama vakti. Bacağım ağrıyınca kemiklere, yemeği biraz fazla kaçırınca mideme, başım ağrıyınca beynime sıçradı diye evham yaptığımı bile bile canım sıkılıyor. Bu da galiba bu işin bir parçası. Kabul ettim ama alışamadım.

Çekime daha bir hafta var, deniz kıyısındayım. Adım Gamlı Baykuş.

İyiyim

Geçen gün, internette akciğer kanseri olan babası için Opdivo araştırması yaparken Vaziyetname’yi okuyan birisinden, benimle konuşmak istediğini söyleyen bir mail aldım, cevap yazıp telefon numaramı gönderdim. Konuştuğumuzda, Kasım’dan beri yazmadığımı görünce “şey” sandığı için cevap mailimi alınca çok sevindiğini, uzun ömürler dilediğini söyledi.

Bu blogu beni merak eden arkadaşlarımı hastalığım ve durumumdan haberdar etmek için yazmaya başlamıştım. Okuyucular arkadaşlarım olduğu için arada kanserle alakasız komik şeyler de yazıyordum. Bir zaman sonra blogun başka kanser hastaları ve yakınları tarafından da okunmaya, takip edilmeye başlandığını fark edince, sadece hastalığın gidişatıyla ilgili yazmanın daha doğru olacağını düşündüğüm için de haliyle yazılar arasında uzun aralar olmaya başladı (üç ay önce çektirdiğim PET iyi çıkmıştı ama tembellik ettim yazamadım). Çünkü çok şükür tedavim iyi gidiyor ve ben iyiyim.

50. küre geldi sıra Haziran başında, sonrasında PET çekilecek mi, yoksa PET’lerin aralarındaki dörder aylık süreleri -ne bileyim, mesela- altı aya çıkarmanın vakti artık geldi mi, yoksa hala gelmedi mi onu da öğrenicez.

Ha bu arada, tanımadığın biri tarafından da olsa, düşünülmek gerçekten çok güzel bir şey.

“41 kere maşşallah”

Bugün Opdivo’nun 41. kürünü aldığım için doktorum söyledi. Geçen kürde de odaya “Kırkınız çıktı Kağan beyciğim” diye girmişti.

Opdivo’yu, alerjik bir reaksiyon ve nüks olmadığı müddetçe, 21 günde bir yaşadığım sürece alıcam gibi görünüyor. Şimdilik ilacı kesmeye –mesela lenfoma tedavisinde kullanılan bir immünoterapi ilacı iyileşme saptanınca kesiliyormuş– bugün kimse cesaret edemiyor çünkü elde hiç veri yok, çok trajik ama “parası yetmediği için” tedaviyi sürdüremeyenler hariç… Sekiz ve onbirinci kürlerde ilacı bırakmak zorunda kalanlar şimdilik iyi gidiyormuş. Bundan, ilacı bıraktıklarından bugüne nüks olmadığını anlıyoruz.

Bakalım biz kaçı bulucaz.

Öksür öksür nereye kadar.

Öksürüklerim hiç geçmedi. Zaman zaman artıyor, zaman zaman azalıyor, bazen şiddetli, bazen mülayim ama hep var. Tanı öncesinde de vardı, şimdi de var, Opdivo’nun yan etkilerinden biri de zaten öksürük(müş). Kısaca öksürüksüz bir hayatım vardıysa da artık ben hatırlamıyorum.

Geçen gece arkadaşlarla toplandık, öksürüyoruz… Şaka yaptım, sadece ben öksürüyordum, her zamankinden biraz daha şiddetlice bir atak geldi, öksürdüm. Sonra, Bilge’yi ve Pınar’ı korku dolu gözlerle bana bakarlarken gördüm. Bilge tam karşımda eli omzumda “Kağan… Kağan” diye sesleniyor, Pınar sehpanın etrafından dolanıp yanıma gelmeye çalışıyordu. Belli ki acayip bir şey olmuştu. “N’oldu?” dedim “Bayıldın” dediler. Öksürürken başım öne, elimdeki telefon da yere düşmüş, hepsi en fazla 9-10 saniye sürmüş. Acile gittik, EKG, kan tahlili falan fıstık, “Şiddetli öksürük bayılmaya sebep olabilir, bu normal” dedi acildeki doktor (geçen sene öksürürken kaburgamı kırdığımda da onkoloğum “Normal” demişti o da kırmış meğerse), eve döndük.

Hayatımda ilk defa bayıldım. Ameliyat öncesi narkoz bayılmasına benzemiyor. Onda ilacı yapıyorlar, sen sayı sayarak bayılmayı bekliyorsun. Ayıldığında da bayılmış olduğunu biliyorsun. “Ben sekize kadar saydığımı hatırlıyorum” diyerek geç bayılmasıyla övüneni de görmüşlüğüm vardır. Bu öyle değildi. Aniden oldu. Nasıl bir şey olduğunu, “ancak öncesinin ve sonrasının idrak edilmesi halinde anlaşılabilen ve fakat kavranamayan bir hiçlik hali” olarak tanımlayabilirim. “Gittim geldim” de buna mı deniyordu?

Hülasa, ölmek bayılmak gibiyse korkacak bir şey yok.

Rehine

Bir gün Bilge “Kanser bizi rehin aldı” dedi, “Biz artık kanserin rehineleriyiz”. Halimiz bundan güzel anlatılamaz.

Hayat bizim için pet’ler arasındaki üç dört aylık blok zaman dilimlerinden -segment mi demeliyim- ibaret bir hale geldi. Geleceğe dair -plan demeye cüret edemem- her düşünce daha zihnimde “Eğer pet temiz çıkarsa” diye başlıyor ve temiz çıkmama ihtimali de olduğu için aman hayal kırıklığı olmasın diye orda kalakalıyor. Kalsın. Bundan şikayetçi değilim, hâşâ… Dört yıl önce teşhis konduğunda bu kadar yaşayabileceğimi düşünemezdim bile, şimdi ise önümde plansız da olsa, dörder aylık dilimler halinde de olsa, yaşayacağım daha zaman var gibi görünüyor.

Geçen hafta çektirdiğim pet temiz çıktı. Felekten bir dört ay daha çaldım yani. Sevinçliyiz.

Artık çok da kafaya takmamaya çalışıyorum, kanser dediğin “moralini yüksek tut”la “ışıklarda yürüsün” arasında geçen süre değil mi zaten, ama kısa ama uzun…

Bir yazı

Altı harfli (IV) de sözünü ettiğim, Richard Smith’in 31 Aralık 2014 tarihinde “Thebmjopinion”da yayınlanan “Dying of cancer is the best death” başlıklı yazısını Bilge Barhana’nın çevirisiyle yayınlıyorum. (Yazının orijinalinin linki: http://blogs.bmj.com/bmj/2014/12/31/richard-smith-dying-of-cancer-is-the-best-death/)

 

Kanserden ölmek ölümlerin en iyisidir.

Luis Buñuel, sinema sanatçısı, sürrealist, ikonoklast, moralist ve devrimciydi ve ölüm üzerine çok düşünmüştü. “Kimi zaman,” diye yazmıştı 83 yaşındaki ölümünden bir yıl önce “ne kadar hızlı o kadar iyi diye düşünüyorum, bir kağıt oyunu sırasında aniden ölüveren dostum Max Aub’unki gibi. Ama çoğu zaman daha yavaş bir ölümü tercih ediyorum, beklediğim ve son bir veda için hayatımı gözden geçirmeme izin verecek bir ölümü.”

Nasıl ölmek istiyorsunuz? Bunu muhakkak düşünmelisiniz.

Buñuel en azından nasıl ölmek istemediği konusunda netti. “Ölümden korkmuyorum. Korktuğum bir otel odasında yalnız ölmek; çantalarım açık ve komodinin üzerinde bir filmin sonraki sahnesinin senaryosu. Gözlerimi kimin parmaklarının kapatacağını bilmem şart.”

“Daha da korkunç bir ölüm,” diye yazmış, “modern tıbbın mucizeleri sayesinde sürüncemede bırakılan olacaktır, hiç bitmeyen bir ölüm. Doktorlar Hipokrat yeminin arkasına saklanarak insanlığın bugüne kadar gördüğü en dantel dantel işlenmiş işkenceyi icat ettiler: hayatta kalmayı.”

Buñuel Franco’nun nasıl öldüğünü görmüş ve kendisini nefret ettiği bu adama acırken bulmuştu. Franco’nun 1975’teki ölümü hala en korkunç tıbbi ölüm olma payesini koruyor, sadece doktorların akıl edebileceği bir ölüm. Organları birbiri ardına çöküp dururken doktorlar her birini tekrar tekrar telafi etmeye çalışmışlardı. Mezuniyetine bir yıl kalmış olan bir tıp öğrencisi olarak olup biteni dehşet içinde seyretmiştim. Ölümü, bir masanın bacaklarını aynı uzunluğa getirmeye çalışan becereksiz bir marangoz olarak düşünürüm, bir bacağı kısaltır, olmadı diğerini ve sonra diğerini, ta ki masanın tablası yere yapışıncaya kadar.

Buñuel 1983 yılında Mexico City’de pankreas kanserinden öldü. Hayatının son haftasını bir cizvit rahibiyle teoloji tartışarak geçirdi.

Uzun yıllar boyunca dostu ve ortağı olmuş olan Jean-Claude Carrière şöyle yazmış: “Luis, iyi bir İspanyol olarak ölümü çok uzun süre beklemişti ve ölüm geldiğinde hazırdı. Onun ölümle ilişkisi, bazılarının bir kadınla olan ilişkisi gibiydi. Sevgi, nefret, şefkat, uzun bir ilişkinin getirdiği ironik bir mesafelilik hali. O son karşılaşmayı kaçırmak istemiyordu, kavuşma anını. ‘Umarım yaşarken ölürüm,’ demişti bana. Son tam da dilediği gibi oldu. ‘Ölüyorum,’ diyerek öldü.”

Siz hazır olacak mısınız? Ben hazır olacak mıyım?

Durmaksızın yinelediğim gibi, ölmenin özünde dört yolu vardır: ani ölüm; bunamayla gelen uzun ve yavaş ölüm; organ yetmezliğiyle gelen, son çöküşün hangisi olduğunu anlamanın zor olduğu ve bu nedenle de doktorları tedaviyi gereğinden fazla uzatmaya sevkeden inişli çıkışlı ölüm; ve uzunca bir süre buralarda takılabilseniz bile iş o noktaya geldiğinde aşağı yukarı bir kaç haftada sonlanan kanserden ölüm. Yardımlı ya da yardımsız intihar ise beşinci yoldur ama onu şimdilik bir yana bırakıyorum.

Seyircilere sık sık nasıl ölmek istediklerini sorarım ve çoğu insan ani ölümü tercih ettiklerini söylerler. “Kendiniz için iyi olabilir tabii,” derim, “ama etrafınızdakiler için çok zor olacaktır, özellikle de önemli bir ilişkiyi yaralı ve iyileşmemiş olarak bırakacaksanız. Eğer aniden ölmek istiyorsanız, her günü son gününüzmüş gibi yaşayın, bütün önemli ilişkilerinizin çok iyi durumda ve işlerinizin yolunda olduğundan emin olun ve cenazenizin kaldırılış şekline dair ayrıntılı talimatları en üst çekmeceye, hatta daha da iyisi Facebook’a koyun.”

Bunamanın getirdiği uzun ve yavaş ölüm, insanı yavaş yavaş sildiği için en korkunç ölüm olsa gerek ama yine de ölüm geldiğinde yumuşacık bir öpüş gibi olabilir.

Organ yetmezliğinden -solunum, kalp ya da böbrek- ölüm insanı hastanelerde ve doktorların elinde fazlaca süründürür.

Dolayısıyla kanserden ölmek en iyisidir, Buñuel’in istediği ve ona gelen türden ölüme en yakın şeydir. İnsanlarla vedalaşabilir, hayatınızı gözden geçirebilir, bazı son mesajlar bırakabilir, kim nbilir belki sizin için özel anlamı olan bir yeri son kez ziyaret edebilir, en sevdiğiniz müziği bir kez daha dinleyebilir, aşk şiirleri okuyabilir ve böylece, kendi inancınıza göre, yaratıcınıza kavuşmaya ya da kendinizi sonsuz unutuşa bırakmaya hazır olursunuz.

Bunun ölüme çok romantik bir açıdan bakmak olduğunun farkındayım ama sevgiyle, morfinle ve viskiyle başarılabilir. Fakat gözlerini hırs bürümüş onkologlardan uzak duralım ve hep birlikte kansere çare aramak için milyarlar harcamayı bırakalım çünkü kanserden ölmezsek çok daha korkunç ölümlerden ölüm beğenmek zorunda kalacağız.

 

Richard Smith 2004’e kadar BMJ’nin editörüydü. Şimdilerde icddr’nin (eskiden bilinen adıyla Uluslararası Diyare Hastalıkları Araştırması Merkezi, Bangladeş) ve Patients Know Best’in (Hastalar En İyisini Bilir) yönetim kurulunda yer almaktadır. Ayrıca C3 Collaborating for Health (C3 Sağlık İçin İşbirliği) yeddieminidir.

Çıkar çatışması: RS ölecek, hatta belki çok yakında: kendisi 62 yaşında.