Citius, altius, fortius.

vaziyetname tarafından

Başımda yeni bir dert var: Moralim.

Bir arkadaşımdan “moralini ‘daha’ yüksek  tut” diyen bir mesaj aldım. Bu mesaj operasyonunun zamanlaması çok manidar! “Checkpoint Charlie”nin yayınlanmasından hemen bir gün sonra, hatırlatayım, yani ilk kontrolde kanserin gerilediğinin ortaya çıktığı haberinin hemen ertesinde… Bugüne kadar herkes bana hep “moralini yüksek tut” demişti, ben de yüksek tutmaya çalışmıştım. Şimdi “daha yüksek tut” diyorlar. Bu, bana karşı başlatılan bir psikolojik harp, bir komplo, bir tıbbi mühendisliktir. Paralel yapılanmadır.

Peki ne olacak bundan sonra? Diyelim ki moralimi “daha yüksek” tutabilmeyi de öğrendim ve uyguluyorum. Sonra, “çok daha yüksek” tutmayı mı öğrenmem gerekecek? Yükselt yükselt nereye kadar?

İlk başlarda bana moralini yüksek tut dendiğinde kendimi bayağı çaresiz hissediyordum. Ölümcül bir hastalığın var, iyileşmenin sadece “ihtimali” var, o ufuktaki ihtimal de ne kadar Allah bilir, hayatının geri kalanı meçhul, bildiğin örnekler genellikle kötü. Kısacası mantıklı bir insan için morali yüksek tutmanın mümkünü yok.

Ben de kanser olduklarını öğrendiğimde, Eyüp’e, amcama morallerini yüksek tutmalarını söylemiştim. Söyleyecek söz bulamadığım için miydi, yoksa “kanserlilere öyle denir” sandığımdan mıydı hatırlamıyorum, ama kesin olan, “morali yüksek tutmak”tan ne kastettiğimi aslında bilmiyor olduğummuş.

Doktoruma, kemoterapinin başlarında; moralimi hep yüksek tutamıyorum, bazen alçalıyor kendimi berbat hissediyorum, moralin ne kadar önemli olduğu herkesçe malumken, şu kıçı kırık moralime sahip olamadığım için kendi tedavimi kendim mi baltalıyorum diye sormuştum, o da “Polyannacılık oynamanın bir manası yok, durum ortada, güzel havalarda çıkın dolaşın, kendinize vakit ayırın,” filan demişti.

Ama en güzel şeyi radyoloji onkoloğu radyoterapi öncesi bilgilendirme görüşmesi sırasında söyledi: “Şimdi…” dedi, “radyoterapiye bir güle oynaya gelenler vardır, bir de ağlaya ağlaya gelenler vardır, bu iki grubun tedavileri arasında…” işaret parmağı ile başparmağının yeni kesilmiş tırnaklarını uç uca  birleştirerek “şu kadar bile bir fark yoktur işin gerçeği”, diye devam etmişti “ha, ne fark var, bir grup geçirdiği zamanın tadını çıkarıyor diğeri bu zamanı kendine zehir ediyor”.

Aslında moralimi hiç dert etmiyorum, yazıya giriş olsun diye öyle yazdım. Moralimi artık “daha” yüksek tutuyorum.

Reklamlar