Miki Paşa yıkılıyor! (II)

vaziyetname tarafından

Miki Paşa’nın üç farklı hali oldu.

Hafta içi hali. Ben erkenden işe gidiyordum. Gün boyunca, parktan denize girenler –çocuklar ve işsiz güçsüz tayfası- için Miki Paşa, sosyal tesis gibiydi. Ahalinin geride bıraktıklarından anlıyordum. Tuvalet gibi kullananlar da vardı, bahçe tarafındaki fuel oil deposunu duş sananlar da, rıhtımda ateş yakıp teneke kebap yapanlar da… Her gün işten gelince, kepenkleri açıp hortumu takıyor, ortalığı bir güzel yıkıyordum. Yalı esnafı. Bitince bir kadeh rakı koyuyordum kendime. Sonra gelsin Lüferler. O yıllarda 8-9 taneydi, çok da büyük değillerdi. Geçiş sıralarıyla numaraları alakasızdı. Yani en önce “Lüfer 5” geçebiliyordu. Saat yedibuçuk sularında, “hadi aabi eğlenelim” arzusuyla dopdolu, diplenmiş müzikleriyle geçmeye başlıyorlardı. Hepsinin ortak özelliği, ya müşterilerin kendilerinin “güzel insan” olmaları, ya da beni “güzel insan” sanmalarıydı. Her geçen Lüfer’le kadeh kaldırıyorduk. O kadar yakından geçiyorlardı ki biraz uzansak kadehleri tokuşturabilirdik. O gün maç varsa sonucunu soran bile çıkıyordu. Birbirimizi hiç tanımasak da samimiydik. Aramızda, yalı sahibi kompradorlarla, armatörlerin o babacan samimiyeti oluşmuştu. Halksa, parkta, şölen mangallarını çoktan yakmış, köfteleri, sucukları ateşe atmış, rıhtımı duman basmış, Miki Paşa “rıhtım ocakbaşı” ambiansına bürünmüş, bu arada Necla, “Kashmir”i koymuş oluyordu. Misafirlerin filan gelip gitmesi, ortalığı toparlayıp yatmak, saat birbuçuk ikiyi buluyordu. Ertesi gün sar başa. Üç beş hafta sonra bu durum hafif yorgunluk yaptığı için iş çıkışlarında boğaz kıyısındaki bir takım barlara takılıp Miki Paşa’ya daha geç gelmeye başladım.

Hafta sonu hali. Aslında hafta içinden pek de farklı değildi. Sadece, herşey öğlen başlıyordu. Park daha kalabalık oluyor, mangallar gündüzden yanıyor, daha fazla et pişiyor, daha çok duman çıkıyor, daha fazla Lüfer geçiyor, daha bol misafir geliyor, Kashmir daha çok çalıyor, park ahalisiyle de samimiyet daha bir ilerliyordu. Rıhtımı parktan ayıran duvardan bir kopil kafayı uzatıp ateş isteyebiliyordu mesela. Bense halka iniyordum yalıdan, veriyordum ateşi. Bir de, mutfak, park ahalisi nezdinde zula olan bir yere baktığı için ıslak mayo değiştiren ıslak herif götü, mutfağın standart hafta sonu manzarası oluyordu, ne yazık ki onlar farkında olmuyordu. O kadar olmuyorlardı ki, göt görmemek için branda gerdim, içeri bakmak için yırttılar. Taşındıktan üç beş hafta sonra artık burama geldi. Çareyi, hafta sonlarını Miki Paşa’dan uzakta geçirmekte buldum. Adaya, Assos’a, Şile’ye, Ayvalık’a oraya buraya gitmeye başladım. Hortum temizliğini Pazar geceleri dönünce yapıyor, bir kadeh yorgunluk rakısı içeyim dediğimde de, o rakıyı genellikle Beşiktaş Belediyesi kültür şenlikleri kapsamında Barbaros Parkı’nda icra edilen –mesela- Serdar Ortaç konserinin kıvrak ezgileri eşliğinde içmek zorunda kalıyordum.

Reklamlar