Miki Paşa yıkılıyor! (III)

vaziyetname tarafından

Yazın sonuna geldik, geçtim benim evin tamiratından, içinde oturanlar, söz vermelerine rağmen daha evi boşaltmamışlardı. Eh, Miki Paşa’da kat kaloriferi var, üst kata kiracı geldi, bina güvenli, okullar açılınca halk sahillerden tepelere ricat eder, hazır Kashmir CD’si de yanlışlıkla kırılmış, yalı keyfi esas sonbaharda çıkar dedim. Ev sahibinin canına comcom. Kontratı uzattık. Böylece, Miki Paşa’nın üçüncü halini de yaşamak kısmet oldu.

Sonbahar hali. Eylül gelince, İstanbul’da hava akşamları bir soğur, hele deniz kıyısı. Okullar da açılınca, parkta denize girme ve mangal bitti, ortalık iyice tenhalaştı. Bir akşam salonda, koltuğa uzanmış, uykuyla uyanıklık arası, televizyon seyrediyorum. Işıklar sönük, televizyonun ışığı duvarlarda acayip gölgeler yapıyor. Tam da anlayamadım, sehpa mı yürüdü, koltuğun önünden kedi mi geçti, mutfaktan karpuz mu yuvarlandı, o tuhaf gölgelerden biri mi? Dikkat kesildim. Gölge kapıya doğru seyirtti karanlıkta kayboldu. Hareketleri, babasının evinde gibiydi (orası zaten Bizans’tan beri babasının eviydi ya neyse). Sakin ve telaşsızdı. Halinde bir dayılık vardı. Miki Paşa! Parkta mama bittiği için evine dönmüştü belli ki. Aklıma binbir türlü tevatür üşüştü. Yok nefesi anestezi yaparmış da seni yerken hissetmezmişsin, yok en çok kulak ve burun severmiş, yok bir arkadaşın akrabasının bebeğinin iki kulağını birden yemiş… Sabaha kadar uyuyamadım.

Köklerini kazımak için, ertesi gün fare zehiri, kutu şeklinde ahşap kapan (çünkü dört kıstırmalı kapanın dördünü, dört ayağına takıp da tap dance yapacak kadar büyüktü benimkiler), fare tutucu yapışkan, ultrasonik fare kovucu cihaz aldım eve gelirken. Sıçanlara -çıktıklarını tahmin ettiğim deliğin önüne- zehir, kendime de bir kadeh rakı koydum. Ben rakımı bitirirken onlar zehirlerini bitiriyorlardı. Rıhtıma gide gele, yatana kadar, kendime ne kadar rakı koyduysam onlara da o kadar zehir koydum. Hepsini bayıla bayıla yediler. Paket paket yediler. Ben sarhoş oldum, onlar bana mısın demediler. Yatarken baş ucuma biri uzun, biri kısa menzilli iki tip frekans aletinin ikisini de taktım –çift kademeli savunma perdesi-. Bizim duyamadığımız bir frekansta, fareleri mahveden bir ses yayınlıyormuş. Sıçanlar da ben de hiçbir şey duymadık. Onlar sabaha kadar evde fink attılar, ben sabaha kadar yine gözümü kırpmadım.

Sabah işe gitmeden, yapışkanı bir suntaya sürdüm, yanına da kapanı kurdum. El mi yaman bey mi yaman. Akşam döndüğümde yapışkana yapışmış bağırıp duran bir sıçan, yanında kapana yakalanmış bir diğeri beni bekliyordu. Yapışkana yapışmış sıçanlı suntayı, rıhtımdan denize bir tören havasında bıraktım. Suyun üzerinde daha uzun kalacağını düşünmüştüm. Kapanın içindeki o kadar büyüktü ki kapana ittire kaktıra sokulmuş gibiydi.–yem olarak koyduğum sucuk parçasını da mideye indirmişti- . İçindekiyle birlikte, daha da çabuk dibi boyladı. Rıhtımda bir bira içip, o akşam kalmaya, bir arkadaşıma gittim.

Ertesi gün eşyalarımı toplamak için Miki Paşa’ya geldiğimde bir tanesi, holde bana şöyle bir baktı, hiç istifini bozmadan arkasını döndü, küçük odaya doğru uzaklaştı. Bir diğeri salonun perdelerinden yukarı doğru tırmanmış asılı duruyordu. Beni görünce kendini aşağı bıraktı, koltuğun altına altına girip oradan bakmaya devam etti. Bence, gururumla oynamamış olmak için, -usulen- çekiniyormuş gibi yapıyorlardı, oralı bile değillerdi. Aslında onlar oralıydı, ben değildim.

Yalıda oturmaya bir daha hiç heves etmedim.

Reklamlar