Sisyphos (III)

vaziyetname tarafından

Nisan’la birlikte temizlik ve sezona hazırlık için Gümüşlük’e geliş gidişlere başladık. Sınav, ders durumlarına göre sırayla gelip gidiyorduk. Boya-badana, pinoteks, eksiklerin tamamlanması derken, yaz geldi.

Yaz başında bismillah konjonktürle tanıştık. Banker Kastelli batınca, biz de batmış sayıldık. Şaka bir yana, Bodrum boşaldı. Köyde, “İstanbul’a Ankara’ya 170 otobüs kalkmış abi” diyorlardı. Bizim çevremizdekiler de hep solcu olduğu için bu batıştan etkilendiler tabi. Onların tatil paraları badem, bizim rezervasyonlar iptal oldu.

Sonra, bekle babam müşteri bekle. Uzakta belirip bize doğru seyirten bir iki müşteri adayını da, bütün emeklilik ikramiyesini kediye yüklemek üzere, koyun ortalarındaki bir pansiyona yatıran emekli Türkçe öğretmeni amca, el kol hareketleriyle koşarak yollarını kesip, kapıyordu. Görüntü uzaktan sessiz film gibiydi. Çok komikti, fakat çok sinir oluyor, bir şey de yapamıyorduk. Böylece, Temmuz’un 11’ine kadar sadece 3 kişi gelebildi (ortaklardan birinin kuzenleriydi), sonra birazcık daha fazla müşteri geldi. Tesisimiz bir tek bayramda dolmuştu.

Bütün işleri nöbetleşe biz yapıyorduk. Bir ahçı sabah kahvaltıyı hazırlıyor, öğlene tabldot, akşama soğuk mezeleri -Ekrem Muhittin Yeğen’in kitabından- yapıyordu. Akşam yemeğinde bir mangalcı –mangalcılık becerisi damarlarımızdaki asil kanda mevcuttu- devreye giriyor, duruma göre iki veya üç garson sabahları temizlik de yapıyordu. Bir de bulaşıkçılık pozisyonu vardı, Kemal talip oldu, verdik. Ayrıca müşterilerden isteyen yardım ediyordu. Gönüllü çıkmazsa da biz çağırıyorduk.

Köyde elektrik çok sık kesiliyordu. Öyle düzenli bir kesinti filan yoktu ama Gümüşlük Motel’in termosifonu elektrikliydi. Ne zaman fişe takılsa köyün sigortası atıyordu. Sigorta, kahvenin yanındaki direğin üstünde olduğu için kahveyi arıyor, bir zahmet sigortanın telini takmalarını rica ediyorduk ama “daha soğumadı” deyip takmıyorlardı. Sonuçta her gün yaklaşık bir iki saat elektriksiz kalıyorduk. Buna restoranın buzdolabını da eklersen -bildiğin ev dolabıydı, hem de en eski modelinden-, döktüğümüz et ve balığın haddi hesabı yoktu.

Sisyphos isminin bilerek veya bilmeden çok isabetli konmuş olduğunu çok geçmeden anlamıştık. Müşteriler bize para ödeyince, biz de bakkala, çakkala, manava, meşrubatçıya (Schweppes’i Şuhap diye yazıyordu) borçları kapatıyorduk. Borçları ödeyince para kalmıyordu. Para kalmayınca tekrar borç yapıyorduk. Bu böyle sürüp gidiyordu.

Reklamlar