Sisyphos (IV)

vaziyetname tarafından

Bir de meşhur Gümüşlük rüzgarı vardı. Kuzey ile batı arasından bir yerlerden esiyordu. Köy biraz içerlek kalıyor, rüzgardan en çok Sisyphos etkileniyordu. Köylülere, oralıdır bilir diye “ne zaman kalır bu hava?” diye sorarsan, hep “akşama kalır” derlerdi -rüzgarın durmasına, havanın kalması deniyordu- ama hiç öyle olmaz, rüzgar mümkünü yok durmazdı. Kesintisiz, bir hafta, on gün sürdüğü de olurdu, işte o zaman Yüzyıllık Yalnızlık’taki yağmur gibi, hafıza kaybına yol açmıyor ama insanı aptallaştırıyor, delirecek hale getiriyordu.

Rüzgar çıktığında, Sisyphos’un önünde durulamıyor, hayat arka bahçeye taşınıyordu. Öyle olunca da alt katta yaşayan mal sahipleri, Pembe ve Yaşar’la daha bir içli dışlı olunuyordu. Bu durum, köy hayatını merak eden kimi müşterilerimiz için ilginç bir tecrübe oluyordu.

Ağustos filandı herhalde, rüzgar çıkmış ve çok uzun sürmüştü. Arka bahçeye taşınılmış, gece ile gündüz birbirine iyice geçmişti. Ön taraftan rüzgarın uğultusu geliyor, o uğultu hiç kesilmiyordu. Millet, sersem sersem, zombi gibi ortalıkta dolanıyor, bahçede 24 saat birileri –müşteri- mutlaka oluyordu. Kimin, ne zaman yattığı, ne zaman kalktığı, ne zaman kahvaltı ettiği, ne zaman yemek yediği belli değildi. Sürekli yeniyor, içiliyor, uyunup uyanılıyor, bırakılan yerden devam ediliyordu. Müzik günlerdir hiç susmamıştı.

Bu hava artık böyle, hayatta kalmaz diyorduk ki, bir gün, gün batımına doğru, rüzgar aniden, bıçakla kesilir gibi kesildi. Sanki, rüzgarın sürüklediği son şey önümde yere düştü. Ortalığı büyük bir sessizlik kapladı. Herkes, arka bahçeden ön tarafa geçti. Sanki günlerdir orada değildik, Sisyphos’a yeni gelmiş, denizi, batan güneşi ilk defa görüyor gibiydik. Bu halin ne kadarı rüzgarın sersemletmesinden, ne kadarı alkoldendi, şimdi hatırlamıyorum ama herkes, herkese, herşeyi gösteriyor, herşeye hep birlikte hayret ediyorduk. Çok sakindik, çok güzeldi. Doktor Ertan, bizi alt katın küçük pencerelerinden birinde yansıyan gün batımının güzelliğine bakmaya çağırdı. Pembe, pencerenin yanındaki kapıdan, elinde koca bir odunla Doktor’a daldı (bkz. Sisyphos (I), Pembe’nin koca ineği tek elle çökertmesi), Doktor ilk darbeyi omzuna aldı sonrakilerden kendini korumaya çalışırken, Pembe kafa göz Peki Mehmet’e girdi, Mehmet kaçtı. Benimle göz göze geldi, beni tanıdı, hemen başkasına döndü, onu hacamat etti. Hem, hindi glu glusuna benzer sesler çıkarıyor -bağırıyor yani-, hem ne dediği anlaşılmıyor, hem de elindeki odunu savuruyordu. Kız, erkek dememiş, sekiz on kişiyi darmadağın etmişti. Tutamamıştık. Tüyebilen tüymüş, kalan odunu yemişti. Herşey en fazla bir, birbuçuk dakika sürmüş, Pembe müşterilerimizi bir temiz dövmüştü.

Sonra jandarma geldi. Birileri çağırmış. Pembe’nin jandarmaya, “uyumayıpdurula… uyumayıpduruz… gürültü yapıpdurula… içipdurula… o gözlüklü camdan evin içine bakıpduru…” gibi birşeyler söylediğini duydum. Pembe şikayetçi oldu, sopa yiyenler olmadı, Jandarma idare etti, olay kapandı.

Kimsenin aklına rüzgarı suçlamak gelmedi.

Reklamlar