Sisyphos (V)

vaziyetname tarafından

“Türk şöförü en asil duygunun insanıdır”.

Gümüşlük’e ilk gidişlerimizden birisiydi, (İstanbul-Bodrum o sıralar otobüsle 16-17 saat) sabahın çok erken saatlerinde, Akhisar’a doğru, şen bir türküyle uyandık. Şöför, yolcuları uyandırmak ister gibi radyonun sesini açmış. TRT 1. Biz dört kişi, şöförün tam arkasındaki 1, 2 ve onun da arkasındaki 5 ve 6 numaralı koltuklarda oturuyoruz. 3 ve 4 numaralı koltuklarda sonradan süngerci olduğunu öğrendiğimiz iki köylü oturuyor.

O ilk uyandığımız mahmur anlar, sürreeldi. Şöförün yanındaki koltukta muavin oturuyor, şöför aynı türkü gibi, çok şen, çok coşkulu. Hiç susmuyor, bir yandan radyoya laf yetiştiriyor, yan gözle süngercileri kesiyor, her lafının başında da muavinin ensesine bir şaplak atıyordu. Muavin, şöförle enseye tokat olmuş, hayatının sabahını yaşıyor, ne istense neşe içinde getiriyordu.

Radyoda türkü bitmiş ve erkek spikerin ilginç bir şey söyleyip, kadın spikerin “biliyor muydunuz” diye tamamladığı bir formatta, garip ama gerçek kontenjanından bilgiler verilmeye başlanmıştı. Erkek spikerin -rakamları sallıyorum- “100 metreye varan boylarıyla dünyanın en büyük ağaçları olan sekoya ağaçlarının 1.000 tohumunun sadece 1 gram geldiğini…” demesiyle bizim şöför, kadın spikerin “biliyor muydunuz?” demesini beklemeden, köylülere döndü, kafasıyla radyoyu işaret ederek “atıyor la, atıyor” dedi ve biz tamamen uyandık.

Köylülerin kafa sallamasını onay kabul eden şöför iyice coşmuştu, artık onu kim tutsundu. Köylülere dönüp;

“Nerelisiniz siz?” diye başladı,
“Farilyalı’yız”,
“İstanbul’da ne işiniz vardı?”,
“Süngerciyiz biz, dalgıç okulunda basınç odasına girdik”,
“O ne ki?”,
“Seni bir yere kapatıp hava basıyorlar”,
“Hava mı basıyorlar?! Nası yani?”,
“30-40 hava basıyorlar işte…”

“30-40 hava” lafını duyunca bizim şöför, artık ne düşündüyse çok şaşırdı, hayretini mimikleriyle de ifade ederek,

“O kadar havayı basınca, insan ölüyor gibi oluyor mu?” diye sordu. Süngerciler, neticede köylü ya da köylüler neticede süngerci, “ölüyor gibi olmak”tan bir şey anlamadılar, ha hu deyip geçiştirdiler.

Şöför, sanki karşısında Cousteau’yu bulmuş, engin denizlere dair tüm bilgiyi yalayıp yutmak istiyordu, heyecanlanmış, dur durak bilmiyordu.

“Çok mu derine dalıyorsunuz?”
“Evet.”
“Çok büyük balık oluyor mu derinlerde?”
“Oluyor.”
“Siz görüyor musunuz?”
“Görüyoruz tabi.”
“Onlar da sizi görüyor mu?”
“Görüyorlardır…”,
“Peki onlar sizin insan olduğunuzu biliyor mu?”

Süngerciler bu son sorudan da hiçbir şey anlamamışlardı. Şöför ve felsefesi onları aşmıştı. Biz konuşmayı kaçırırız maazallah diye çıt çıkarmadan gülmeye çalışmaktan yarılmak üzereydik ki, şöförümüz bunda anlamayacak ne var edasıyla açıklamaya girişti. Dışarıyı gösterdi, yol boyunca inekler otluyordu. Dedi ki:

“Bak. Ben şimdi şurda otobüsü durdursam, inip bir ineğin yanına gitsem, o benim insan olduğumu bilir ya, onu diyorum işte, balıklar sizin insan olduğunuzu bilirler mi diye… ”

Bu noktadan sonra, yok ayıp olurmuş, yok yolcular uyanırmış filan boşvermiştik…

Reklamlar