Altı harfli (II)

vaziyetname tarafından

Saklambaç

Bunlar sağlıklı olanlardı. Kanserlilere gelince.

Bir arkadaşımın yakınının, hastalığının çok ileri bir aşamasında, neredeyse günleri sayılıyken bile kanser adını ağzına almadığını daha da ileri giderek kanser olduğunu kabul etmediğini o sıralarda duydum. Bir başkası ise hastalığına kanser diyemediği gibi tümörüne de “şey” demişti. Daha yakınlarda, kanser teşhisi konan bir arkadaşım ve çok kısa aralıklarla eşlerine kanser teşhisi konan iki arkadaşım, üçü de hastalıktan adıyla değil “seninkinden” diye bahsetmişlerdi. Kanser tedavisi görmekte olduğu halde hastalığına henüz kanser diyemediği için yakınlarının iletişim kurmakta zorlandığı bir tanıdığıyla buluşup sohbet etmemi rica etmişti bir diğer arkadaşım da…

Daha yaygın olarak rastlanan kanserli kişinin hastalığını saklaması ile zorluğu nedeniyle olsa gerek daha nadir görülen kanserli kişiden hastalığının saklanması olmak üzere iki farklı şekli olan “hastalık saklama” bana anlaşılması, empati duyulması en zor davranışlardan ikisi gibi geliyor hala. Bu konulardan laf açıldığında, “Adamcağızın kafasında yumurta kadar ur, dışarıdan da görünüyor, taş çatlasın üç beş ay ömrü kalmış, gözünün içine bakıyorum, bu ne diye sorsa söyleyeceğim ama sormuyor, karısı ile kızı da bir yandan fıs fıs aman hocam lütfen bilmesin deyip duruyorlar, ne yapacağımı şaşırdım” demişti doktorum bir keresinde. İşin o noktaya nasıl geldiğini düşünmüş taşınmış anlayamamıştım.

Kanser, Yeşilçam ve Kemalettin Tuğcu rahle-i tedrisinden geçmiş olmamız hasebiyle olsa gerek “üzülmesinler diye” genellikle ana baba kardeşten, sevgiliden, eşten saklanıyor. Kimin ne kadar üzülüp ne kadar üzülmeyeceğine sen karar vermeye nasıl cüret edebiliyorsun, bu bir. İkincisi, bir insanın elinden hele ki sonu büyük bir ihtimalle ölümle bitecek böyle zor bir süreçte sevdiği insana destek olma, şefkat gösterme gibi elinden gelebilecek bir iki şeyi almak o sevdiğin kişiye zerre kadar saygı duymadığın anlamına gelir ve ayrıca kimseye böyle bir yük bırakmamalısın, sen öleceksin onlar saksıya ve kamyona dikkat ettikleri sürece daha burda. Üçüncüsü, bu “sır” ölene kadar saklanamayacağı için ortaya çıktığı noktada mecburen “berbat bir sürpriz” olmak zorunda, değmez, bu hayatta insanın eline sadece bir kere geçebilecek hisli bir itiraf süreci çok daha tatminkar oluyor (test edildi onaylandı). Üzüntünün üstesinden senin sandığından daha kolay geliniyor yani geliyorlar, ayrıca herkes kendi işine baksın; kanserli kanserliliğini kanserli yakını kanserli yakınlılığını yapsın, organize olunsun bu da dördüncüsü. Kanseri söylemek hiç kolay değil biliyorum ama bu sürece isteyen herkesin katılması yani dayanışma bence bu hayata katlanmak için elimizde kalan üç beş şeyden biri (katılmak istemeyenler zaten buharlaşıyor, sıkıntı yok).

Kanserin, hastanın kendisinden saklanması ise tam bir muamma. Nasıl oluyor? Muayene, tahliller, emarlar tomografiler gıyabında mı yapılıyor? Hastaneye gidip doktorla görüştükten sonra bu saklama işi nasıl oluyor? “Hastamızdan saklayalım” anlaşması doktorla kaş göz etmek suretiyle mi imzalanıyor? Hasta neyim varmış diye sormuyor mu? Sorunca nasıl bir beceriyle yalan uyduruluyor? O devasa makinaların içine sokarken lunaparka gidiyoruz diye mi kandırıyorlar? “Doktor amca şimdi sana bir iğne yapıcak masusçuktan kel olucaz, sonra da yediklerimizi kusma oyunu oynayacağız” deyince inanıyorlar mı mesela? Ya sona gelindiğinde… “Hadi attaa gidiyorsun” mu? Bu saklama işini işin içinde danışıklı dövüş olmadığı sürece anlamam mümkün değil.

Bir de “hastadan saklanma” var. İlk kez çok yakın bir arkadaşımın kansere yakalandığını duyduğumda bana da olmuştu. Kanserle hayatımdaki ilk ve en yakın temasımdı, hakkında insanı öldürdüğünden başka hiçbir şey bilmiyordum. Saklanmıştım. Savaşta yanında arkadaşı ölen askerlerde rastlanan hayatta kalma suçluluğu gibi bir duyguydu. Başka bir şehirde yaşıyordu, önce çok uzun bir süre aramamak için bahaneler üretmiş sonra da telefon edebilmek için cesaretimi toplayabilmem çok uzun sürmüştü. “N’aber” demeden söyleyeceklerimi önceden defalarca düşündüğüm halde, aradığımda ağzımdan ilk çıkan söz “n’aber” olmuş, sonra o n’aberi toparlayabilmek için kim bilir neler zırvalamıştım. Kemoterapi için İstanbul’a ilk geldiğinde görüşmeye karar vermiştik. Ayakta kemoterapi salonunu da ilk o zaman görmüştüm. Oldukça büyük bir salondu, etrafında çepeçevre dizili, rahat görünümlü Amerikan suni deri koltuklarda, tepelerinde asılı serumlara bağlı, saçları dökülmüş, kemoterapi beyazı yüzleriyle “kanserliler”i görünce dehşete düşmüştüm. Yanındaki refakatçi sandalyesine oturduğumda deli gibi kaçmak istiyordum oradan. Kan alınırken bana hastalığının durumunu anlattı. “Büyük” iyice küçülmüş, bir iki tane “küçük” kalmış onları da “halledince” “tamam” olacakmış. O bunları anlatırken salonun kapısının dışında karısı ağlıyordu, teselli için yanına gittiğimde “ölüyor” dedi, “kemoterapiyi kesip morfini iki katına çıkardılar”, bu sefer kızdım “böyle bir durumu kendisinden nasıl saklarsınız” diye, “sormuyor ki, öleceksin nasıl derim” dedi. Doktoruyla konuşmuş, münasip bir dille kendisine de söylesek diye, doktor bir punduna getirebilirse söyleyeceğini, ama bizimkinin büyük bir ustalıkla konuyu ordan uzakta tuttuğunu söylemiş. Şok olmuştum, hayatta kalma suçluluğum yerini çok daha gerçek, çok daha yaralayıcı, sevdiğim bir insanı bu kadar uzun bir süre yalnız bıraktığım için duyduğum utanca bırakmıştı. Utançtan kendime karşı yerin yedi kat dibine geçmiştim.

Benim hastalığımda da saklambaç oynayan arkadaşlarımız oldu tabiatıyla ama o başka, laf aramızda çanak çömlek çoktan patladı ama bazıları hala saklanıyor.

Reklamlar